Film
Frankenstein (2025) - İnceleme
📅 8 Kasım 2025
“Sadece canavarlar tanrılığa soyunur.”
Klasik edebiyatın ve sinemanın vazgeçilmezlerinden Frankenstein, bu kez Guillermo del Toro imzasıyla karşımıza çıktı; hem de nasıl çıktı! En baştan söyleyeyim: bu film olmuş. “Netflix’te yayınlanacak” haberini duyunca bir “acaba?” demiştim; meğer usta eli değince Netflix bile bozamadığı gibi, tersine parlatabiliyormuş.
Hikâyeyi bilmeyenler için kısaca: Frankenstein, annesinin ölümünden sonra ölüme takıntılı hâle gelen Viktor Frankenstein’ın Tanrı’ya meydan okurcasına ölümü kontrol etme, ölü bir bedene yeniden can verme girişiminin ve bunun sonuçlarının öyküsüdür. Del Toro, hikayeyi iki evrede sunuyor:
İlk kısımda Viktor’un çocukluğundan başlayarak takıntısının nasıl büyüdüğünü ve The Creature (Yaratık)ın doğuşunu izliyoruz. İkinci kısımda ise Yaratık’ın (Jacob Elordi) yaratılıştan sonraki serüvenine, kimliğini ve amacını arayışına tanık oluyoruz.
Oyuncu kadrosu adeta bir yıldızlar geçidi desem abartmış olmam.. Oscar Isaac, Viktor Frankenstein’ın altından fazlasıyla kalkmış: Kitaptan hatırladığımız o takıntılı, hastalıklı düşüncelere sahip, “tanrıyı oynayan” adamı hem kırılgan hem takıntılı yanlarıyla canlandırıyor. Bir tutkunun nasıl saplantıya, saplantının da nasıl deliliğe dönüştüğünü adım adım görüyoruz.
Dr. Viktor Frankenstein yalnızca modern bilime meydan okumuyor; aynı zamanda doğrudan Tanrı’nın rolüne talip oluyor. Amacına ulaşıyor ama sonuçlarla başa çıkamıyor; çünkü Yaratık düşünüyor, sorguluyor ve yaratıcısından hesap soruyor. Tam da bu noktada film derinleşiyor: Yaratık’ın varoluş sancısı, “Biz kimiz, nereden geldik, bizi kim yarattı?” sorularını izleyicinin önüne koyuyor ve cevap arayışını Viktor’la yüzleşmeye çeviriyor.